Her sabah evden çıkıp, arabanın kontağını çevirdiğimde ritüelim yıllardır hiç değişmez: Hemen radyonun düğmesine dokunmak. Radyo frekanslarının o uçsuz bucaksız dünyasına, telsizlerin görünmez ağlarına bunca meraklı biri olarak, o ilk cızırtının ardından gelen sese her zaman ayrı bir bağ hissederim. Özellikle sabah saatlerinde Radyo Sputnik’te yankılanan derinlikli sohbetler, güne başlarken ofis yolundaki en büyük yoldaşım olur. Günün ilerleyen saatlerinde nasıldır bilmem ama sabah kuşağında, hayatın tam içinden kopup gelen o yorumlar zihnimi hep diri tutar.
Bu sabah radyoda Yeşim Salkım vardı. Evden biraz geç çıktığım için, sohbetin ancak son demlerine yetişebildim. Konu dönüp dolaşıp eski günlerin aile yapısına, o bizim bildiğimiz, sokakta dizlerimizi kanatarak büyüdüğümüz çocukluk yıllarına gelmişti. Yeşim Salkım, babasının müzik yolculuğuna nasıl yön verdiğinden bahsederken, sözü günümüz çocuklarına getirdi. İşte tam o esnada arabada yankılanan şu cümle, beni bir anda direksiyon başından alıp, yirmi otuz yıl öncesine, Karadeniz’in o yeşil kokan yollarına götürdü:
“Hayalleri olmayan çocuklar, toplumlar bitmeye mahkumdur. Bugünün çocukları hayal kurmuyor.”
Ne kadar sade, ama insanın yüzüne tokat gibi çarpan, ağır bir gerçeklik… Zihnimde o an koca bir kapı gıcırdıyarak aralandı. Düşünmeye başladım; bizim hayallerimiz var mıydı sahiden? Biz o hayalleri kurarken aslında hangi dünyaları fethediyor, hangi imkansızlıkları yok ediyorduk?
Giresun’da, memur bir anne babanın çocuğu olarak dünyaya gelmenin getirdiği o belirgin, disiplinli bir düzen vardı hayatımızda. Babam, işinin ehli bir maliyeciydi; dolayısıyla hesap kitap, bütçe dengelemek bizim evin görünmez kurallarından biriydi. Öyle büyük yokluklar, devasa sıkıntılar çekmedik şükür. Ama çok varlıklı, her istediği anında önüne altın tepside sunulan o şanslı azınlıktan da değildik. Bir şeyi istemek asla yetmezdi; onu hak etmek, uğruna çabalamak ve sabretmek gerekirdi. Bazen sonuna kadar hak etseniz bile, ay sonunu denkleştirmeye çalışan bir memur bütçesi o masum isteğe geçit vermezdi.
İşte tam da o sınırda, o “yok” noktasında devreye girerdi hayaller.
Sokağa ya da köye çıkamadığımız zamanlarda, evin salonu en büyük oyun alanımız, en uçsuz bucaksız coğrafyamız olurdu. Yere serilen o dönemin meşhur kalın, karmaşık desenli halıları bizim için sadece üstüne basılan bir eşya değil; sınırları, viyadükleri, köprüleri olan devasa otoyollardı. Halının üzerindeki her bir çiçek motifi, her bir geometrik kıvrım benim için aşılması gereken keskin bir viraj, renk tonlarının değiştiği yerler ise şeritleri belli bir otobandı. Avucumun içine zar zor sığan o küçücük oyuncak arabaları halının tüyleri arasında kaydırırken, vites geçişlerini, motorun o gürleyen sesini ağzımla yapar; o daracık odanın içinde saatlerce koca bir ülkeyi turlardım.

Memuriyetin o resmi hayatından çıkıp, tatillerde memleketimiz Trabzon- Vakfıkebir’in o yeşiline, köyümüzün kendine has dokusuna kavuştuğumuzda ise, evdeki o hayaller yerini büyük bir üretim sevdasına bırakırdı. “Bir arabam olsun, direksiyonuna geçip yolları aşayım.” derdim içimden. Araba dediğim; bugünün çocuklarının AVM parklarında umursamazca bindiği o akülü, pırıltılı, ruhsuz plastik yığınları değil elbet. Biz kendi arabamızı, kendi ellerimizle tahtadan var ederdik. Gider bir pazar arabasının tekerleklerini söker, ona yamuk yumuk da olsa bir şasi uydururdum. O basit tahta parçası benim gözümde bir Mercedes’ti. Öyle ki, o tahta direksiyona o meşhur yıldızlı logoyu kazıyabilmek için, boyumdan büyük odun kesme motorunu bile o yaşta elime almışlığım vardır. Gerçi o hevesle direksiyonun tamamını yanlışlıkla kesip biçmiş, arabayı direksiyonsuz bırakmıştım ama olsun… O parçalanmış tahtada bile benim alın terim, benim pes etmeyen hayalim vardı.
Bir de o tahtalarla kurduğum hayallerin arasında, evimizin hemen yanındaki dut ağacına astığım o kuş yuvası, bizim oraların tabiriyle ‘fol’ maceram vardır… Kendi çapımda günlerce uğraşmış, elime batan kıymıklara aldırmadan yamuk yumuk tahta parçalarını bir araya getirip, çivileri eğe büke bir yuva çakmıştım. Kuşlar gelip içine yerleşsin, yavrularını büyütsün diye dut ağacının en sağlam, en korunaklı dalına astım onu. Sonra beklemeye başladım. Pencere kenarında, ağacın dibinde günlerce, haftalarca gözümü o tahta kutudan ayırmadım. “Acaba hangi kuş gelecek?” diye ne tatlı hayaller kurdum. Ama o yuvaya hiçbir kuş konmadı. Ne bir serçe, ne başka bir kuş uğradı… O zamanlar o boş yuvaya bakıp çocuk kalbimle ne kadar derin bir hayal kırıklığı yaşamış, sessizce nasıl üzülmüştüm. Rahmetli babaannem, bu olayı her ortamda da anlatırdı. Oysa şimdi geriye dönüp baktığımda anlıyorum ki; o tahtaları çakarken içimde büyüyen umut, küçücük bir canlıya yuva verme hayali başlı başına devasa bir zenginlikmiş.
Tahtadan silahlar yapardık sonra, en sağlam dallardan. Ağzımızdan çıkan “peçüv peçüv” mermi sesleriyle dünyaları kurtarır, sabahtan akşama kadar kıyasıya savaşırdık. O amansız savaşın sonunda kimse kimseye küsmez, akşam ezanıyla birlikte taştan merdivenlere yan yana dizilir, bir sonraki günün daha büyük eğlencesini kurardık kafamızda.
Sonra; rahmetli dedem. Köy enstitüsü terbiyesi almış, toprağın dilinden anlayan, emeğin kıymetini bilen dedem… Bahçede “kelek” dediğimiz, artık olgunlaşma ihtimali kalmamış ya da çürümeye yüz tutmuş o küçük karpuzları veya greyfurtları top niyetine önümüze atardı. Yaşımız küçük, bacaklarımız cılızdı; öyle okkalı bir şut çekip karpuzu veya greyfurtu tek seferde darmadağın edemezdik ama o kelek, bizim Dünya Kupası topumuzdu. Gerçek bir plastik topumuz da vardı elbet. Ama onu yanlışlıkla dereye tepeler, bahçeye fırlatıp bulamazsak ya da dikenlikte patlatırsak bilirdik ki, bir sonraki pazartesiye kadar topsuzduk. Çünkü Vakfıkebir’in pazarı sadece pazartesi günleri kurulur, şehre sadece o gün inilirdi. Şimdiki gibi mızmızlandığın an önüne üç tane yeni topun serilmesi, bizim dünyamızda akıl almaz, ütopik bir lükstü.
Karayemiş yapraklarını toplardık dallardan özenle. Onlar bizim banknotlarımız, bozuk paralarımızdı. Kendi aramızda kurduğumuz o bakkalcılık oyunlarında, en geçerli para birimi o yeşil yapraklardı. Belki de yıllar sonra özel sektöre zemin hazırlayan ilk ticari tecrübem, o yapraklarla döndürdüğümüz bu mahalle ekonomisiydi. Cüzdanımız yoktu ama avuç dolusu karayemiş yaprağıyla dünyanın en zengin çocuklarıydık.
Radyoda o cümleyi duyduğumda, işte bu yüzden sesi kıstım. Bugün sivil toplum kuruluşlarına, derneklere danışmanlık yaparken, tüzüklerin ve resmi evrakların o ciddi dünyasında mekik dokuyorum. Ama gözüm yoldayken aklım birden o tahta tekerleğin tıkırtısına, halıdaki o görünmez otoyollara, dut ağacında kuş bekleyen o boş ‘fol’a, karayemiş yapraklarının hışırtısına kaydı.
Gerçekten de ne çok hayal kuruyormuşuz… Elimizde bir çekiç, üç beş yamuk çiviyle sadece bir oyuncak değil, aslında kendi ayakları üzerinde duracak bir karakter inşa ediyormuşuz. Elbette sayfalar dolusu yazsam bitmez, çocukluğumun o tozlu yollarında bu hikayelerden o kadar çok var ki…
Sebebi ise şimdi o arabanın direksiyonunda, radyodaki sessizliğin içinde çok daha açık: Bize her şeyi hazır sunmamışlar belki ama, kuracak çok büyük hayaller bırakmışlar.