Yazmanın Sükuneti ve Okumanın Bilgeliği

Çocukluk yıllarımdan hatırlıyorum; ilkokula giderken babam bana bir konu verir, kompozisyon yazmamı isterdi. Bunu yaparken, belki de hepimizin bildiği “giriş, gelişme ve sonuç” kuralına uygun bir kurgu oluşturmam gerektiğini defaatle hatırlatırdı. Yazıyı bitirdiğimde okur, anlatım bozukluklarını gösterir ve düzeltmemi isterdi. Babam bir Türkçe öğretmeni ya da yazar değildi; bir maliye memuruydu. Ancak bir Köy Enstitüsü mezununun evladı olarak, kendisi de oldukça iyi yetişmişti. Muhtemelen bu beceriyi benim de kazanmam gerektiğini düşünerek, bana düzenli olarak “yazma antrenmanları” yaptırırdı.

Ortaokul yıllarımızda “güzel konuşma ve yazma” derslerimiz vardı. Bu derslerde belirli konular üzerinde kompozisyonlar yazar, kendimizi ifade etmenin inceliklerini öğrenirdik. Hatta birçoğumuzun çocukluğunda münazaralar yapılırdı; o etkinlikler sayesinde fikirlerimizi savunmayı ve karşı tarafa aktarmayı deneyimlerdik.

Bugüne baktığımda, özellikle belirli bir yıldan sonra doğan nesillerin, düşüncelerini aktarma ve yazma pratiği noktasında zayıfladığını gözlemliyorum. Çok iyi bir yazar olduğumu iddia etmem; ancak düşüncelerimi, fikirlerimi ve isteklerimi karşı tarafa oldukça net bir şekilde aktarabildiğimi düşünüyorum.

Profesyonel çalışma alanımdan bir örnek vermem gerekirse; sivil toplum yöneticileriyle yürüttüğümüz süreçlerde, karar mekanizmalarında kurulan cümlelerin yetersizliği dikkatimi çekiyor. Alınması gereken karar bellidir; geriye kalan tek şey, bu kararı anlamlı cümlelerle kâğıda dökmektir. Ancak sonuç, çoğu zaman yetersiz birkaç sözcükten ibaret, içi boşalmış paragraflar oluyor.

Yazma eyleminin sürekliliği, zihinsel bir disiplin gerektirir. Günlük tutma alışkanlığının insan hayatında önemli bir yeri vardır; fakat bahsettiğim, “sevgili günlük” diye başlayan ve sadece kişisel duygulara hapsolan bir eylem değil elbette. Siyasi, toplumsal veya sanatsal meseleler üzerine; o gün yaşadıklarımızı, hayallerimizi ve fikirlerimizi konu alan bir disiplinden bahsediyorum. Yazdıkça düşüncelerin berraklaştığını, ifade yeteneğinin geliştiğini göreceksiniz.

Elbette tek başına yazmak yeterli değildir; iyi bir okur olmak da şarttır. Bugün kendisine tebliğ edilen bir metni okuyup anlayamayan, anladığını doğru yorumlayamayan ve bunu sürekli bir başkasına sorma gereği duyan insanların sayısı azımsanmayacak kadar çok. Yazma ve okuma pratiğini birleştirmek, düşüncelerimizi daha sağlıklı iletmemize olanak tanır. Kim bilir, belki de dünyadaki pek çok anlaşmazlığın temel sebebi, yapmayı unuttuğumuz bu iki temel davranıştır.

Hayatta, okuduğunu anlayan ve anladığını doğru bir şekilde aktarabilen insanlarla denk gelmek dileğiyle…

Scroll to Top